8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün gölgesinde, kadın-erkek ilişkilerini tartışırken çoğu zaman aynı cümleleri tekrarlarız: Eşitlik, özgürlük, haklar…

Oysa mesele, bu kavramların içini nasıl doldurduğumuzda gizlidir.

Bugün Türkiye’de kadınların eğitim, çalışma, sosyal hayat, evlenme, boşanma gibi temel haklarına erişiminde yasal bir engel yok.

Kız çocukları okula gidiyor, kadınlar iş hayatında yükseliyor, boşanma artık bir tabu değil.

Yani sorun “hakların yokluğu” değil; sorun, hakların nasıl yaşandığı, nasıl algılandığı ve nasıl paylaşıldığıdır.

Kadınların “erkekler gibi yapmalıyım” söylemi, eşitlik talebinin bir yansımasıdır. Ancak bu talep bazen “sınırsız özgürlük” beklentisine dönüşüyor. Eve ne zaman geleceğini kimseye söylememek, ev işlerini üstlenmemek, istediğiyle istediği zaman görüşmek… Bunlar kulağa özgürlük gibi geliyor. Fakat özgürlük, sorumluluklardan kopmak değil; sorumlulukları adil paylaşmaktır.

Hiçbir toplumda sınırsız, bağımsız ve bağlantısız bir yaşam görülmemiştir. Çünkü insan, sosyal bağlarla var olur.

Sorun kadınların özgürlük istemesinde değil, özgürlüğün sınırsızlıkla karıştırılmasında.

Erkek de kadın da özgür olmalı; ama bu özgürlük, karşılıklı sorumlulukla dengelenmeli.

Yemek pişirmek, bulaşık yıkamak, çamaşır yıkamak, ütü yapmak, temizlik yapmak toplumumuzda öncelik “kadının görevi” dir. Ama “erkek yapmaz” ya da “kimse yapmamalı” da olamaz. Burada mesele, iş bölümünü adil ve gönüllü şekilde paylaşmaktır.

Toplumsal sorunların kökünde çoğu zaman başka dinamikler yatar:

- Eğitimde eksik kalan değerler: Bilgi aktarılır ama empati, öfke kontrolü, paylaşma öğretilmez.
- Mahalle baskısı: Görünmez bir denetim mekanizması, bireyin özgür kararlarını gölgeler.
- Ekonomik yetersizlik: Maddi sıkıntılar, aile içi huzursuzlukların en büyük tetikleyicisidir.
- Tüketim kültürü: Lüks yaşama arzusu ve israf, gerçek ihtiyaçlarla hayali beklentiler arasındaki uçurumu büyütür.

Kadın cinayetleri ve mobing gibi sorunlar da bu zeminde filizlenir.

Cinayet bir anda olmaz; küçük tartışmalarla, kıskançlıkla, sadakatsizlikle, kontrol edilemez davranışlarla başlar.

İşyerlerinde mobing sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşadığı bir sorun. Ancak kadınlarda çoğu zaman cinsiyet önyargılarıyla birleştiği için daha derin yaralar açar.

Bugün siyasetin kadın sorunlarını araçsallaştırması, meseleyi çözümden uzaklaştırıyor. Sonu cinayetle biten bir olaya “Vah vah” diliyle dramatize edilen haberler, kök nedenleri tartışmıyor.

Oysa gerçek dönüşüm, bireysel çatışmaların ötesinde toplumsal kültürün yeniden inşasıyla mümkün.

Özetle;
Kadın-erkek ilişkilerinde mesele “kadın erkek gibi olmalı mı?” değil; “kadın ve erkek birlikte nasıl daha adil bir yaşam kurmalı?” sorusudur.

Özgürlük, sorumlulukla dengelendiğinde anlam kazanır.

Hakların varlığı yetmez; bu hakların nasıl yaşandığı, nasıl paylaşıldığı ve nasıl içselleştirildiği önemlidir.

8 Mart’ı kutlamak, sadece kadınların başarılarını anmak değil; aynı zamanda özgürlüğün sınırlarını, sorumluluğun payını ve toplumsal dönüşümün gerekliliğini hatırlamaktır.

Çünkü gerçek eşitlik, sınırsızlıkta değil; adil paylaşımda saklıdır.