Bayram yaklaşırken huzurun başkenti memleketimizin üstüne tarifsiz bir telaş çöküyor. Bu telaş öyle gürültülü, hoyrat bir koşuşturma değil; daha çok eski bir türkünün uzaktan duyulan sesi gibi… İnsanın içine işleyen, çocukluğunu usulca omzundan tutup yeniden karşısına getiren bir duygu.
Tarihi Orta Çarşı'nın rengi değişiyor önce. Kebapçı dükkânlarının önünde pazarlık eden insanların sesi yükseliyor. Halk pazarındaki manavların tezgâhları biraz daha bereketli görünüyor. Bayramlık ayakkabıların vitrindeki parlaklığı bile başka türlü vuruyor insanın gözüne.
Türkiye bugünlerde yine o kadim hazırlığın içinde. Kurbanlıkların bulunduğu yerlerde sabahın erken saatlerinden itibaren bir hareket başlıyor. Toprağın kokusu, samanın sıcaklığı, hayvanların sessiz bakışları birbirine karışıyor.
Yaşlı bir adam elini küçükbaş hayvanın sırtına koyup dikkatle bakıyor; genç bir baba oğluna kurbanlığın neden önemli olduğunu anlatıyor.
Pazarlıklar sürüyor sonra… Birbirine sıkıca kenetlenen eller, “hayırlı olsun” cümlesiyle ayrılıyor.
Aslında bu yerlerde yalnızca alışveriş yapılmıyor; Anadolu’nun bin yıllık güven duygusu yeniden kuruluyor.
Çünkü bu topraklarda bayram sadece dini bir vazife değildir. Bayram, insanın kalbini tamir etmesidir biraz da.
Kırgın kardeşin kapısını çalmak, yaşlı annenin elini daha uzun tutmak, çocukların sevincine ortak olmak demektir.
Bir yanda kurban telaşı sürerken diğer yanda bayramlık hazırlığı başlıyor.
Çocukların gözündeki o tarifsiz heyecan hâlâ aynı. Yeni alınmış ayakkabının kutusunu açarken duyulan mutluluk, yıllardır değişmeyen bir bayram geleneği gibi duruyor hayatımızın ortasında.
Belki ekonomik şartlar ağır, belki hayat eskisi kadar kolay değil ama Türk insanı bayram sevincini eksiltmemek için yine de çabalıyor. Biliyoriz ki bayram, biraz da yoklukta bile sofrayı büyütebilmektir.
Bu yıl heyecanı büyüten başka bir gelişme daha var elbette. Dokuz günlük bayram tatili…
Hükümetin aldığı bu karar, şehirlerin damarlarına yeniden hareket taşıdı. Otogarlar hasretle doldu. Büyükşehirlerin havalimanlarında memlekete yetişme telaşı başladı.
Otogarlarda otobüs camlarından dışarı bakan çocukların gözlerinde yolculuk sevinci parlıyor şimdi. Bagajlara yalnızca valizler değil; özlem, kavuşma ve biraz da eski bayramların hatırası yükleniyor.
İstanbul’dan çıkan yollar Anadolu’ya doğru uzarken herkesin içinde aynı duygu var aslında: Bir yere yetişmek değil, doğduğun topraklara dönmek…
Bu uzun tatil kararı iç turizmi de hareketlendirdi kuşkusuz.
Ege kıyıları, Akdeniz sahilleri, yaylalar, kasabalar, küçük liman şehirleri yeniden insan sesleriyle dolacak.
Fakat bazı şehirler vardır ki yalnızca turist çekmez; insanın ruhuna dokunur.
İşte Sinop tam da öyle bir şehir…
Karadeniz’in kuzeyinde, denizin mavisine yaslanmış o mahzun ve vakur şehir, bayramı sessiz bir sevinçle bekliyor şimdi.
Çünkü Sinop aceleci değildir. İnsan oraya vardığında zamanın hızını kaybettiğini hisseder. Dalgaların kıyıya vuruşunda bile bir sükûnet vardır. Rüzgârı telaşsız eser Sinop’un.
Belki de bu yüzden son yıllarda kalabalıklardan yorulan insanların kaçış noktası hâline geliyor.
Betonun içinde sıkışan şehir insanı artık biraz gökyüzü görmek istiyor.
Akşamüstü denize karşı sahil kafelerinde sessizce oturabilmek, çayın buharını içine çekebilmek, çocuk seslerini martı sesine karışırken duyabilmek istiyor.
Sinop tam da bunu sunuyor insana.
Tarihi Cezaevi’nin taş duvarlarında geçmişin hüznü dolaşır mesela.
Hamsilos Koyu’nda deniz, bir şiirin en sakin mısrası gibi uzanır gözlerinin önüne.
İnceburun’da ufka baktığınızda yalnızca Karadeniz’i değil, kendi içinizde susturduğunuz duyguları da görürsünüz.
Çünkü bazı şehirler gezilmez; hissedilir.
Sinop biraz da böyledir.
Bayram tatilinin uzamasıyla birlikte şehirdeki otellerin, pansiyonların, lokantaların hareketlenmesi bekleniyor.
Esnaf umutlu...
Çay ocakları daha fazla bardak hazırlıyor.
Balık lokantalarının önündeki masalar temizleniyor.
Küçük dükkân sahipleri, uzun zamandır ilk kez yüzünü denize dönmüş bir umut taşıyor içinde.
Turizm yalnızca ekonomik canlılık değildir; bir şehrin yeniden nefes almasıdır aynı zamanda.
Galiba bu bayram hepimizin ihtiyacı olan şey biraz nefes almak…
Hayat uzun zamandır insanları yordu. Gürültü, geçim derdi, hız, kalabalıklar… İnsan bazen kendi sesini bile duyamıyor artık.
Bayram dediğimiz dini günler biraz da durabilmektir.
Aynı sofranın etrafında toplanmak,
Çocuk kahkahasına karışmak,
Anne duasının gölgesinde dinlenmek demektir.
Şimdi Türkiye’nin dört bir yanında aynı hazırlık sürüyor.
Bir evde baklava tepsisi fırına veriliyor,
Naşka bir evde valizin kapağı kapanıyor.
Bir çocuk bayram sabahını heyecanla bekliyor,
Bir anne gurbetten gelecek evladının sevdiği yemeği düşünüyor.
Karadeniz’in kuzeyinde, denize karşı sessizce duran Sinop da, yaklaşan misafirlerini bekliyor.
Belki de bayramın gerçek anlamı tam burada saklıdır.
İnsan bazen en uzun yolculuğu kendi içine yapar.
Bir memleket kokusu, bir deniz rüzgârı, eski bir bayram sabahı alır götürür onu yıllar öncesine.
Sonra anlar ki bazı duygular hiç eskimemiştir.
Bayram hâlâ aynı bayramdır.
İnsan, ne kadar büyük olursa olsun, memleketine dönerken içinde mutlaka biraz çocuk kalıyor...
