İnsan, hayatı boyunca en çok neyi korumaya çalışır? Sahip olduğu malı mülkü mü, sevdiklerini mi, yoksa onurunu mu? Belki de bunların hepsinden önce, kendisini. Çünkü insan bilir ki, kendine zarar veren birine emanet edilen hiçbir şey güvende değildir.
Bu yüzden aklı başında hiçbir birey, kendisine zarar verme ihtimali olan birine hayatını, geleceğini ya da en basitinden bir sırrını bile teslim etmez.
Peki aynı hassasiyet, toplumlar ve devletler söz konusu olduğunda neden zaman zaman göz ardı edilir?
Bir ülke de tıpkı insan gibidir. Onun da bir hafızası, bir karakteri, bir kırılganlığı vardır.
Yanlış dostluklar, hatalı ittifaklar ve hesapsız güvenler, bir ülkenin kaderini derinden etkileyebilir.
Tıpkı bireyin yanlış birine güvenip yara alması gibi, devletler de kendine zarar verme potansiyeli taşıyan güçlere yaslandığında ağır bedeller öder. Tarih, bunun sayısız örneğiyle doludur.
Güçlü görünenin gölgesine sığınmak, kısa vadede güvenli bir liman gibi hissedilebilir. Ancak o gölgenin sahibi, çıkarları değiştiği anda sizi ilk gözden çıkaracak olan kişi olabilir. Çünkü uluslararası ilişkilerde dostluklar çoğu zaman kalıcı değil, çıkar temellidir.
Bu gerçeği görmezden gelen ülkeler, zamanla kendi iradelerini başkalarının ellerine bırakır.
Bir insanın kendine zarar veren birine bağlanması nasıl bir bağımlılık ve zayıflık göstergesiyse, bir ülkenin de benzer şekilde hareket etmesi, bağımsızlık ilkesine gölge düşürür.
Oysa bağımsızlık, sadece sınırların korunması değildir; aynı zamanda kararların özgürce alınabilmesidir. Eğer bir ülke, başka bir gücün onayı olmadan adım atamaz hale gelmişse, o ülke fiilen kendi kendini yönetmiyor demektir.
Burada asıl mesele, kime güvenileceğinden çok, ne kadar güvenileceğidir. Çünkü körü körüne güven, en büyük zaaflardan biridir.
Sağlıklı olan, temkinli bir iş birliği ve karşılıklı denge üzerine kurulu ilişkiler geliştirmektir.
İnsan da hayatında bunu yapmaz mı? Herkese aynı mesafede durmaz, kimine biraz daha yakın olur ama hiçbir zaman kendini tamamen bir başkasının insafına bırakmaz.
Devlet aklı dediğimiz şey de aslında bu basit insanî sezginin kurumsallaşmış halidir.
Kendi çıkarını koruyan, riskleri hesaplayan ve gerektiğinde mesafe koyabilen bir akıl. Bu akıl kaybolduğunda ise duygusal, ani ve dış etkilerle şekillenen kararlar öne çıkar.
İşte o zaman bir ülke, kendine zarar verme ihtimali yüksek olan aktörlerin etkisine açık hâle gelir.
Bir başka önemli nokta da şudur: Zarar veren her zaman açıkça zarar vermez. Bazen yardım adı altında gelir, bazen dostluk maskesi takar. Tıpkı insan ilişkilerinde olduğu gibi…
Size sürekli destek olduğunu söyleyen ama aslında sizi zayıf düşüren birine ne kadar güvenilebilir?
Bir ülke de aynı soruyu kendine sormalıdır: Bu ilişki beni güçlendiriyor mu, yoksa bağımlı hâle mi getiriyor?
Bu soruların cevabı, bir ülkenin geleceğini belirler. Çünkü bağımlılık, zamanla kimliği aşındırır.
Kendi kararlarını alamayan, kendi kaynaklarını yönetemeyen bir yapı, eninde sonunda başkalarının yön verdiği bir araca dönüşür.
Bu ise sadece ekonomik ya da siyasi bir kayıp değil, aynı zamanda bir onur meselesidir.
Sonuç olarak, bireyin kendine gösterdiği özen ile bir ülkenin kendi varlığına gösterdiği hassasiyet arasında güçlü bir benzerlik vardır.
İnsan nasıl ki kendine zarar veren birine hayatını emanet etmezse, bir ülke de kendisine zarar verme ihtimali olan güçlere kaderini teslim etmemelidir.
Güven, en değerli sermayedir; ama yanlış yerde kullanıldığında en büyük yıkımı da beraberinde getirir.
Belki de asıl mesele şudur:
Kendi değerini bilen, kime ne kadar güveneceğini de bilir.
Bu hem insan için hem de devlet için değişmeyen bir hakikattir.
