1990’lı yılların başında hayatımıza usulca giren cep telefonları, aslında sadece bir iletişim aracının değil, bir zihniyet dönüşümünün de habercisiydi.

O günlerde kimse bunun farkında değildi belki; zira değişim her zaman gürültüyle gelmez. Bazen bir cebin içine sığacak kadar küçülür, bir tuşun ucuna kadar yaklaşır ve fark edilmeden hayatın merkezine yerleşir.

O yıllara kadar haberleşmenin kendine özgü bir edebi vardı. Mektuplar vardı mesela…

Beklemenin sabrıyla yazılan, kelimelerin seçilerek dizildiği, her cümlenin bir duyguyu taşıdığı mektuplar.

Bir zarfın içine yalnızca kâğıt değil, özlem de konurdu.

Postacının ayak sesleri, bir haberin kalbe düşüşünü müjdelerdi.

Telgraf ise aciliyetin diliydi; kısa, net ve çoğu zaman hayatın en kritik anlarına eşlik eden bir haberciydi.

Sonra cep telefonları geldi...

Önce bir kolaylık gibi göründü. Ulaşmak kolaylaştı, mesafeler kısaldı.

İnsanlar artık seslerini taşıyabiliyordu birbirine.

Ardından kısa mesajlar, yani SMS’ler… Kelimeler kısaldı, cümleler daraldı, duygular sıkıştırıldı.

Bir zamanlar sayfalar dolusu anlatılan hisler, birkaç karaktere sığdırılmaya başlandı.

Sonra internet, mobil uygulamalar, sosyal medya…

İşte asıl kırılma burada yaşandı. İletişim artık sadece bir ihtiyaç değil, sürekli akan bir nehir haline geldi.

Mesajlar çoğaldı, bildirimler arttı, konuşmalar çoğu zaman derinliğini kaybetti. Herkes herkese ulaşabilir oldu; ama kimse kimseye gerçekten ulaşamaz hale geldi.

İlginçtir ki, bu yoğunluk içinde yeni bir “statü” anlayışı doğdu.

Eskiden gelen mesajlara cevap vermek bir nezaket göstergesiydi; şimdi ise cevap vermemek bir güç gösterisi sayılmaya başladı.

Mesajı görüp cevaplamamak, bir tür mesafe koyma biçimi haline geldi. “Yoğunum” demeden yoğun görünmenin, “ilgilenmiyorum” demeden ilgisiz kalmanın yolu oldu.

Oysa bu sessizlik, çoğu zaman karşı tarafta bir boşluk bırakır. Bekleyen insanın zihninde sorular dolaşır:
“Gördü mü?”, “Unuttu mu?”, “Yoksa önemsemedi mi?”

Bir zamanlar günlerce mektup bekleyen insan, şimdi birkaç dakika içinde cevapsız kalmanın huzursuzluğunu yaşar oldu.

Teknoloji hızlandı, ama insanın kalbi aynı hızla uyum sağlayamadı.

Uzmanların bu durumu “kabalık” olarak tanımlaması boşuna değildir.

Çünkü iletişim, sadece bilgi alışverişi değil, aynı zamanda bir saygı biçimidir. Birine cevap vermek, onu muhatap almak demektir.

Görmezden gelmek ise çoğu zaman sessiz bir reddediş taşır içinde.

Fakat burada durup düşünmek gerekir:
Gerçekten insanlar mı kabalaştı, yoksa iletişimin doğası mı değişti?

Belki de mesele, bolluğun getirdiği değersizliktir. Eskiden az olan kıymetliydi. Bir mektup, bir telgraf…

Şimdi ise mesajlar sınırsız. Bu sınırsızlık, her bir mesajın ağırlığını azaltıyor. İnsan, yetişemediği bu akış karşısında bazen bilinçli, bazen de farkında olmadan geri çekiliyor.

Ama yine de insan insandır. Ne kadar teknoloji gelişirse gelişsin, görülmek, duyulmak, önemsenmek ister.

Bir mesajın cevabı bazen sadece birkaç kelime değildir; bir kalbin karşılık bulmasıdır.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
İletişim hız değil, bağ kurmaktır.

Bağ kurmak ise, bazen sadece “okudum” demekten çok daha fazlasını gerektirir.

Bugünün dünyasında nezaket, belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz ama en az gösterdiğimiz şey haline geldi.

Oysa bir mesajı cevapsız bırakmamak, küçük bir davranış gibi görünse de, insanlığın inceliğini koruyan büyük bir ayrıntıdır.

Kim bilir… Belki de bir gün, hızlı mesajların arasında kaybolan o eski mektupların ruhunu yeniden aramaya başlayacağız.

Çünkü insan, eninde sonunda kendisine iyi gelen şeye döner:
Anlaşılmaya, önemsenmeye ve gerçekten iletişim kurmaya.