Gece, İstanbul’un üzerine ağır ağır çökmüş. Termometreler 2 dereceyi gösteriyor; ayaz, sokak aralarında ince bir bıçak gibi dolaşıyor.
Cadde ve sokaklarda alışılmış o şehir uğultusu yok. Ne geç saatin telaşı ne de uzaktan gelen bir korna sesi…
Sanki koskoca şehir, aynı anda susmayı seçmiş gibi.

Bu sessizlik, Ramazan’ın ilk günlerine özgü o tanıdık ama her yıl yeniden şaşırtan atmosferle birleşince, insanın içine hem huzur hem de hafif bir yabancılık bırakıyor.

Sahur vakti yaklaştığında İstanbul başka bir çehreye bürünür. Gün içinde milyonların omuz omuza aktığı bu şehir, gecenin en derin anında kendi içine çekilir.

Pencerelerin ardında yanan tek tük ışıklar, mutfaktan gelen belli belirsiz tıkırtılar… Bu yıl bir eksiklik var: Ramazan davulcusu yok.

O ritmik çağrı, o maniler, o “uyan ey ahali” diyen ses bu kez sokaklara karışmıyor.

Sahurun sessizliği, davulun yokluğunda daha da derinleşiyor; âdeta duyulabilir bir sükûta dönüşüyor.

Oysa Ramazan davulcusu yalnızca bir uyandırma görevlisi değildir. O, mahalle hafızasının taşıyıcısıdır.
Elindeki tokmağı davula her vurduğunda, geçmiş yüzyıllardan bir yankı bugüne ulaşır.

Osmanlı sokaklarından günümüzün apartman aralarına, ahşap konaklardan modern sitelere uzanan bir sürekliliğin sesidir o.

Maniler, her ne kadar mütevazı ve kimi zaman naif görünse de, aslında ortak bir kültürün sözlü arşividir.

Bir çocuğun balkondan sarkıp merakla izlediği, bir annenin tebessümle kapıyı araladığı, bir yaşlının “bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerine eşlik eden bir gelenektir.

Davulun yokluğu, işte bu yüzden yalnızca bir sesin eksikliği değildir; mahalleye sinmiş bir canlılığın azalmasıdır.
Çünkü davul, sahurun sessizliğini bölmez; ona anlam katar.

O ritim, karanlığın içindeki bir işarettir: “Yalnız değilsin.”

Aynı anda uyanan evler, aynı sofraya oturan insanlar, aynı niyetle tutulan oruç…
Davul, bireysel bir eylemi toplumsal bir ana dönüştürür.

Bugün ise teknoloji var. Alarm saatleri, telefon bildirimleri, akıllı saatlerin titreşimi… Sahura kalkmak için artık bir davulun sokaktan geçmesine gerek yok. Herkes kendi cebindeki küçük cihazla uyanabiliyor. Ancak teknoloji, bireysel bir hatırlatma yapar; kişisel ve sessizdir. Davul ise kamusaldır, müşterektir.

Bir sokaktan geçerken yalnızca bir evi değil, bütün mahalleyi uyandırır. O ses, aynı anda birden çok kalbe dokunur.

Elbette sessizliğin de kendine has bir asaleti var.

Bu yıl davulcunun gelmediği bir mahallede sahura kalkmak, insanı daha içe dönük bir Ramazan’a davet ediyor.

Gürültünün yerini tefekkür alıyor. Sokaklardan yükselen ritim yerine, kalbin içindeki ritim duyuluyor. Belki de bu yüzden bu Ramazan biraz daha kişisel, biraz daha mahrem bir tecrübe sunuyor. Herkes kendi alarmıyla, kendi mutfağında, kendi iç sesiyle baş başa.

Fakat yine de kabul etmek gerekir ki, davulun temsil ettiği şey sadece nostalji değil. O, geçmişi geleceğe bağlayan bir köprü.

Balkonlara çıkan, bahşiş için zarf hazırlayan, çocuklarına “bak davulcu geldi” diyen insanlar, bu geleneğin toplumsal bir bağ kurduğunu gösterir.

Bir mahalleyi mahalle yapan, tam da bu küçük ortak anlardır.
Aynı sesi duymak, aynı ritimle uyanmak, aynı soğuğu paylaşmak…

Soğuk bir İstanbul gecesinde, 2 derecenin ayazı sokakları kavururken, sessizlik insana huzur verebilir.
Ama davulun sesi o huzuru bozan değil; ona eşlik eden bir sestir.
Tıpkı bir şiirdeki kafiye gibi, gecenin anlamını tamamlar.
Geçmişle bugünü birbirine bağlayan ince bir köprü kurar.

Sorarım size: Sessizlik mi, davul sesi mi daha Ramazan’a yakışır?

Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok.
Ramazan, her mahallede, her evde, her kalpte başka bir tınıyla yaşanır.
Kimi yerde ritmik bir davul sesiyle, kimi yerde derin bir sükûtla…
Ama hangi biçimde olursa olsun, önemli olan o ortak niyet, o paylaşılan zaman duygusudur.

Yine de insan, soğuk bir sahur gecesinde pencereden dışarı bakarken, uzaktan gelen bir davul sesi duymayı aramıyor değil.

Çünkü o ses, sadece uyandırmaz; hatırlatır. Aynı şehirde, aynı gökyüzünün altında, aynı ayazı soluyan milyonların aynı sofraya oturduğunu fısıldar.

Belki de Ramazan’ın en güçlü yanı tam da budur: Farklı şekillerde yaşansa da, insanları görünmez bir bağla birbirine bağlaması.