Her bahar bir çiçekle başlar; ama bazı çiçekler vardır ki, baharı yalnızca haber vermez, aynı zamanda insana kendini hatırlatır. Çiğdem, işte tam da böyle bir çiçektir.

Karın ortasında, soğuğun hükmü sürerken, sessizce toprağı yarıp çıkar. Ne alkış bekler ne kalabalık. Tek başına, gösterişsiz ama kararlı bir duruşla varlığını ilan eder.

Onun bu mütevazı direnişi, aslında hayatın en derin derslerinden biridir:
En ağır yüklerin altında bile bir çıkış yolu vardır.

Büyükşehirlerde bahar çoğu zaman takvim yapraklarının değişmesiyle başlar; vitrinlerdeki renkli elbiseler, park köşelerindeki süs ağaçlarıyla… Oysa dağlarda, bayırlarda bahar bir hadisedir.

Çiğdemin sarı ışığı, karın beyaz sessizliğini delip yükseldiğinde, bahar gerçekten başlamış olur.

Çiğdem, insana kendi içindeki gücü hatırlatır.

Hayat bazen üzerimize kar gibi çöker; ağır, susturucu, soğuk. Ama insan da biraz çiğdemdir aslında.

Zamanı geldiğinde, sessizce ama inatla başını kaldırır. Çiğdemin sabrı, insanın direncine ayna tutar.

Belki de bu yüzden çiğdem, baharın en saf müjdecisidir.

O küçük sarı çiçek, bize fısıldar:
“Bahar dışarıda değil, insanın içinde başlar.”

Mesele, o çiğdemi görebilmekte; hem dağın yamacında, hem de kalabalığın ortasında kendi içimizde açan çiçeği fark edebilmekte.