1. GİRİŞ: ÜNİTER DEVLET VE HUKUKUN GENELLİĞİ İLKESİ
Üniter devlet, anayasal tanımı gereği yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek bir merkezde toplandığı, coğrafi bölgelerin merkeze mutlak bir hukuki bağla bağlı olduğu yönetim biçimidir. Max Weber’in vurguladığı üzere devlet, meşru şiddet ve kural koyma tekeline sahip yegane otoritedir.
Bu otoritenin meşruiyeti, yasa önünde eşitlik (Anayasa Md. 10) ve hukukun ülkenin her karış toprağında tavizsiz uygulanması ilkelerine dayanır. Eğer devlet, sınırları içerisindeki belirli coğrafyalarda yasal yaptırımları esnetiyor veya yerel güç odaklarına imtiyaz tanıyorsa, bu durum üniter devlet yapısının aşınmasına neden olur.

2. TARİHSEL ARKA PLAN VE SİYASİ POPÜLİZMİN FEODALİTEYİ BESLEMESİ
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, Malazgirt öncesinden başlayan göçlerle köklü bir Türkmen idari ve kültürel mirasına (Karakoyunlu, Akkoyunlu, Artuklu bakiyeleri) sahip olmasına rağmen, zamanla coğrafi izolasyon ve demografik kaymalar nedeniyle güçlü bir feodal/aşiret yapısına bürünmüştür.
Cumhuriyet’in kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk, modern ulus devleti inşa ederken bu feodal yapıları ve ağalık sistemini tasfiye etmeyi, toprak reformuyla egemenliği doğrudan halka vermeyi hedeflemiştir. Ancak 1950 sonrası çok partili döneme geçişle birlikte Demokrat Parti (DP), Adalet Partisi (AP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millî Selamet Partisi (MSP) gibi merkez siyasi aktörler, bölgedeki blok oyları devşirebilmek adına aşiret reisleri, şeyhler ve toprak ağalarıyla siyasi pazarlıklara girişmiştir. Oy uğruna feodalitenin devlet eliyle beslenmesi, bölgedeki yasal denetimlerin zayıflamasına ve "devlet içinde devlet" görüntüsü veren imtiyazlı alanların doğmasına yol açmıştır.

Devamı yarın..