Ahmaklığın gerçekten bir sınırı yoktur. Tarih, bunu defalarca göstermiştir. Dünya’ya yaklaşık altı asır boyunca adaletle nizam veren Osmanlı’nın, iç ihanetler ve çözülmeler neticesinde yıkılmasının ardından küresel ölçekte kalıcı bir huzur bir türlü sağlanamamıştır; bugün de sağlanacağa benzememektedir.
Günümüzde “demokrasi”, “özgürlük” ve “barış” söylemleri ardına sığınılarak yürütülen politikalar, birçok coğrafyada kan, gözyaşı ve yıkım getirmiştir. Küresel güç odakları, bu kavramları araçsallaştırarak masum insanların hayatlarını hiçe saymakta; kadınlar, çocuklar ve bebekler dahi bu acımasız düzenin kurbanı olmaktadır. Öyle ki akıl ve vicdan sınırlarını zorlayan sapkın, şizofren liderlerin elinde insanlık dramları adeta sıradanlaşmıştır.
Öte yandan, Cenab-ı Allah’ın dünya üzerindeki en büyük zenginlikleri bahşettiği İslam coğrafyası, bu nimetleri koruma ve değerlendirme noktasında ciddi zaaflar göstermiştir. Kendi savunma sanayisini güçlendirmek yerine güvenliğini dış güçlere emanet eden birçok ülke, sahip olduğu serveti kendisine zarar veren sistemlere aktarmaktan geri durmamıştır. Trilyonlarca dolar, zalim olarak görülen güçlerin kasalarını doldururken bu durum, uzun vadede daha büyük bağımlılıkları beraberinde getirmiştir.
Birlik ve beraberliğin zedelenmesi, özellikle hilafetin kaldırılmasından sonra daha belirgin hâle gelmiş; bu durum, İslam dünyasını dağınık, yönsüz ve savunmasız bir hâle sürüklemiştir. Bu zayıflık ortamı, dış müdahalelere açık kapı bırakmış; İngiliz, Fransız ve Amerikan etkisiyle bölgedeki zenginliklerin kontrolü büyük ölçüde el değiştirmiştir.
Bugün gelinen noktada, bazı çevrelere aktarılan büyük miktardaki kaynakların aslında İslam coğrafyasının tam ortasında çıban başı gibi duran fitne merkezi “İsrail’in” güvenliğini sağlama amacı taşıdığı yönündeki kanaatler de giderek yaygınlaşmaktadır. Bu tablo, İslam dünyasının kendi kaynaklarını ve gücünü ne ölçüde başkalarının çıkarları doğrultusunda kullandığını sorgulamayı gerekli kılmaktadır.
İslam inancında “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” anlayışı önemli bir yer tutar. Bu bakış açısı, yaşanan sorunların temelinde yatan ayrışmanın ne denli büyük bir kayıp olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Hucurât Suresi’nin 10. ayetinde ifade edilen “Müminler ancak kardeştirler; öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız.” hükmü, birlik ve dayanışmanın sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu hatırlatır.
Eğer Müslüman toplumlar, tarih boyunca aralarına giren ayrılıkları ve fitneleri geride bırakıp ortak bir bilinçle hareket edebilseydi ne ekonomik kaynaklarını bu denli kaybeder, ne enerjilerini tüketir ne de itibarlarını zedelerdi.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken; geçmişin hatalarına takılı kalmak yerine, bu hatalardan ders çıkararak yeniden birlik zeminini inşa etmektir. Sonuç olarak, “Zararın neresinden dönülürse kârdır.” anlayışıyla hareket etmek; kardeş ülkelerde bulunan fitne merkezi yabancı üsleri kapatıp kendimize ait savunma sistemlerini oluşturmak, birlik, dayanışma ve adalet temelinde yeni bir yön belirlemek artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Şu temel konularda; ortak para, ortak pazar ve ortak savunma paktı hususunda derhâl adımlar atılmalıdır. Aksi hâlde yaşanan kayıpların daha da derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır.
Vesselam.
