İslam’a göre yeryüzü, insanın keyfine terk edilmiş bir alan değildir. Gökler, yer ve bunlar arasındakiler hak ile yaratılmıştır. Bu hak, yalnızca metafizik bir gerçeklik değil; siyasal, toplumsal ve ahlaki hayatı da kuşatan ilahi bir ölçüdür. Devletler de bu ölçünün dışına çıkamaz. Çünkü Allah’ın nizamında güç, bağımsız bir hak üretmez; aksine hesabı ağır bir emanettir.
Kur’an bu hakikati net biçimde ortaya koyar:
“Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik.”
Adalet, Allah’ın yeryüzündeki nizamının omurgasıdır. Devletler bu omurgayı kırdığında ortaya çıkan şey düzen değil, zulümdür.
Kur’an’da güçlü olup haddi aşanlar “müstakbir” olarak tanımlanır. İstikbar, yalnızca kibirli bir ruh hâli değil; gücü ilahi sınırların üstüne çıkarmaktır. Devletler düzeyinde istikbar, hukuku kendi çıkarına eğip bükmek, mazlumu yok saymak ve hesap vermeyeceğini zannetmektir.
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım.”
Bu ayet, gücün ahlaktan kopuşunun ilahi sonuçlarını açıkça bildirir. Güçlü devletin haksızlığı, İslam’a göre yalnızca bir politika tercihi değil, Allah’ın nizamına meydan okumadır.
İslam’da zulüm, mutlak biçimde haramdır. Sebebi, kapsamı ya da hedefi ne olursa olsun zulüm meşruiyet kazanmaz. “Ulusal çıkar”, “güvenlik”, “büyük resim” gibi kavramlar, İslami ölçüde mazeret değil iftira hükmündedir. Kur’an-ı Kerim zulmü şu şekilde tanımlar:
“Zalimler asla kurtuluşa ermez.”
Bu ifade zamana, mekâna ve güce bağlı değildir. Güçlü bir devletin göstere göstere yaptığı zulüm, ilahi adaletin gecikmesiyle örtülemez. Çünkü Allah (c.c.), zulmü görmezden gelmez; sadece mühlet verir.
İslami adalet anlayışında mazlum, tarihsel olarak kaybeden taraf gibi görünse bile hakikat düzleminde üstün konumdadır. Mazlumun sesi bastırılabilir ama duası bastırılamaz.
“Mazlumun duasından sakının; onunla Allah arasında perde yoktur.”
Bu hadis, devletler düzeyinde de geçerlidir. Güçsüz bir devletin halkı ezildiğinde, bu yalnızca uluslararası bir kriz değil; ilahi huzura taşınmış bir şikâyettir. Allah’ın nizamında halklar istatistik değildir; her can, doğrudan ilahi adaletin muhatabıdır.
Kur’an’da zulme rıza göstermek, zulmün bir parçası sayılır. Bu nedenle sadece zulmeden değil, susan da sorumludur. Ayet-i kerimede Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
“Zalimlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur.”
Uluslararası sistemde haksızlık karşısında sergilenen sessizlik, İslami ölçüde tarafsızlık değil; ahlaki çöküştür. Güçlü olanla çıkar ortaklığı kuranlar, zulmün yükünü paylaşırlar.
İslam, adaletin bu dünyada tam olarak tecelli edeceğini vaat etmez; ancak hesabın kaçınılmazlığını kesin biçimde bildirir. Devletler, ordular, liderler ve kurumlar bu hesaptan muaf değildir.
“Yapılan zerre kadar hayır da, zerre kadar şer de karşılıksız kalmaz.”
Bu ayet, güçlünün haksızlığını tarihin tozuna gömülmüş bir olay olmaktan çıkarır; ebedi bir muhasebenin konusu hâline getirir.
Allah’ın Nizamında Üstünlük Güçte Değil, Takvadadır
İslam’a göre yeryüzündeki asıl ayrım, büyük–küçük devletler arasında değil; adil olanlarla zalimler arasındadır. Güçlü olup adaletsiz olanlar Allah katında zayıftır. Güçsüz olup haklı olanlar ise ilahi adaletin tarafındadır.
Allah’ın nizamında:
Güç sorgulanır.
Zulüm affedilmez.
Mazlum unutulmaz.
Hesap ertelenir ama iptal edilmez.
Gerçek düzen, devletlerin kudretiyle değil; adalete ne kadar yaklaştıklarıyla ölçülür. Ve Allah’ın adaleti tecelli ettiğinde hiçbir güç önünde duramaz, vesselam.
