Tarih, insanlığın işlediği büyük suçlarla doludur. Soykırımlar, savaşlar, sömürgecilik ve kitlesel katliamlar ne yazık ki tek bir inanca, kültüre ya da coğrafyaya ait değildir. Buna rağmen modern söylemde dikkat çeken bir çifte standart vardır: Şiddet bazı kimliklerle ilişkilendirilirken, bazıları sistematik biçimde bundan muaf tutulur.
yüzyılın en büyük katliamlarına baktığımızda karşımıza Adolf Hitler, Joseph Stalin, Mao Zedong, Mussolini gibi isimler çıkar. Bu liderlerin yol açtığı ölümler onlarca milyonla ifade edilir. Ancak bu figürler, yaptıkları zulümlere rağmen neredeyse hiçbir zaman mensup oldukları kültür ya da inanç üzerinden tanımlanmaz. Onlara “Hristiyan terörist”, “Budist terörist” ya da “ateist terörist” denmez; yalnızca diktatör, totaliter lider ya da savaş suçlusu olarak anılırlar.
Benzer biçimde, sömürgecilik tarihine bakıldığında Amerika kıtasındaki yerli halkların sistematik olarak yok edilmesi, Afrika’dan milyonlarca insanın köleleştirilmesi, Avustralya yerlilerinin büyük ölçüde ortadan kaldırılması gibi trajediler çoğunlukla “medeniyetin yayılması” ya da “tarihin karanlık bir dönemi” başlıkları altında ele alınır. Bu suçlar da faillerinin dinî veya kültürel kimlikleriyle genellenmez.
Peki neden aynı yaklaşım, Müslüman bireyler söz konusu olduğunda geçerli olmaz? Bir Müslüman bir suç işlediğinde, bu çoğu zaman bireysel bir eylem olarak değil; bir inancın, bir kültürün ya da milyarlarca insanın temsilcisiymiş gibi sunulur. “Terörist” etiketi yalnızca failin kendisine değil, geniş bir topluluğa yapıştırılır. Bu, ne akademik olarak tutarlıdır ne de ahlaki olarak savunulabilir.
Günümüzde din temelli soykırım yapan tek bir terörist yapı vardır: Siyonist İsrail. Kendi yaptıkları tüm açıklamalarda, bebeklerin, kadınların ve masum insanların canice katledilişlerini “dinlerinin bir emri ve ibadet” olarak dile getirmektedirler.
Oysa temel bir ilke vardır: Suç bireyseldir. Şiddet ideolojiktir. Dinler ve halklar suç işlemez; insanlar işler. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı başlatanlar Müslüman değildi. Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atanlar Müslüman değildi. Sömürgecilik düzenini kuranlar da…
Ancak bu gerçekler hiçbir zaman “şiddet Batı’ya özgüdür” gibi genelleyici ve suçlayıcı bir dile dönüştürülmedi — ki dönüştürülmemeliydi. Aynı adaletli yaklaşımın Müslümanlar için de geçerli olması gerekir.
Bu mesele, “kim daha çok öldürdü” tartışması değildir. Bu, acıların yarıştırılması da değildir. Bu mesele; dil, etiketleme ve eşitlik meselesidir. Bir topluluğun sürekli savunma pozisyonuna itilmesi, ötekileştirilmesi ve kolektif suçlulukla damgalanması, yeni adaletsizliklerin kapısını aralar.
Gerçek barış ve adalet, çifte standartlardan arınmış bir dille mümkündür. Şiddeti kınamak evrensel olmalı; ancak suçlamalar genelleyici değil, hedefli olmalıdır. Batılı devletler ikiyüzlülükten ve çifte standarttan vazgeçmelidir.
Çünkü gerçek adalet, kimliğe göre değil; eyleme göre hüküm verir, vesselam.
