1900’lü yılların başlarında Sultan Abdülhamit Han’ın tahttan indirilmesiyle iktidarı ele geçiren İttihatçı kadrolarla birlikte Osmanlı Devleti yalnızca askerî ve siyasî bir krize sürüklenmedi; asıl yıkım, milletin kendi geçmişiyle olan bağlarının koparılmasıyla yaşandı. On yıl gibi kısa bir sürede koskoca bir imparatorluk dağıldı. Ancak bu çöküşün arkasında sadece savaşlar ve yenilgiler değil, çok daha derin bir zihinsel ihanet vardı: Bu millete kendisi olmaktan utanmayı öğreten teslimiyetçi bir anlayış.
Osmanlı’nın son döneminde güç kazanan Batıcı zihniyet, Anadolu’nun inançlı ve tarih bilinci güçlü halk dokusundan değil; daha çok imparatorluğun kozmopolit merkezlerinden, Batı’yla ekonomik ve kültürel bağları güçlü elit çevrelerden beslendi. Bu çevrelerde “ilerleme”, milletle birlikte yükselmek değil; milletten koparak Batı’ya benzemekti.
Bu zihniyetin ruhunu en iyi anlatan sahnelerden biri, İngiliz konsolosunun arabasının atlarının sökülüp, yerli işbirlikçilerin kendilerini at yerine koşacak kadar aşağılanmayı normalleştirdiği ibretlik manzaralardır. Bu, sadece bir utanç tablosu değil; bir zihniyetin fotoğrafıdır. Kendi onurunu çiğneyerek başkasına hizmet etmeyi ilerleme sananların zihniyeti…
Bu anlayış zamanla bütün bir topluma dayatıldı. Alfabe, dil, eğitim, inanç ve gelenek gibi bir milletin hafızasını taşıyan temel unsurlar, “geri kalmışlık” ve “irtica” bahanesiyle tasfiye edilmek istendi. Değişim, halkın talebiyle değil; baskıyla, zorla, sindirmeyle ve idamlarla gerçekleştirildi. İtiraz edenler susturuldu, dışlandı, cezalandırıldı. Milletin direnci kırılmak istendi; çünkü bu proje milletin içinden doğmamıştı.
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde de bu zihniyet, şekil değiştirerek devam etti. Eğitim sistemi millî karakterinden uzaklaştırıldı, dışarıdan ithal modeller kutsandı. Nesiller boyunca çocuklara şu telkin yapıldı: “Biz yapamayız, biz bilmeyiz, en iyisini başkaları bilir.” Bu, tesadüf değil; bilinçli olarak inşa edilmiş bir aşağılık kompleksiydi.
Uçak yapmak isteyenler sabote edildi, engellendi; otomobil hayali kuranlar küçümsendi, yerli üretim hayal olarak görüldü. İhanet tam da burada yatıyordu: Kendi milletinin potansiyeline değil, başkalarının üstünlüğüne inanmak. Kendi tarihini yük, kendi kültürünü engel, kendi halkını geri görmek… Yabancıya hizmeti ilerleme, bağımsızlığı ise tehlike saymak…
Bugün ise bu ezber bozulmuştur. Türkiye kendi otomobilini yapıyor, İHA’lar ve SİHA’lar üretiyor, savunma sanayiinde oyun kurucu hâle geliyor, dev altyapı projelerini kendi imkânlarıyla hayata geçiriyor. Buna rağmen bu başarıları görmezden gelen, küçümseyen ve hâlâ Batı’dan onay bekleyenlerin varlığı tesadüf değildir. Bu refleksler, geçmişte konsolos arabasına koşulan o zihinsel teslimiyetin bugüne uzanan devamıdır.
Ancak artık bu millet, kimin yanında durduğunu ve kimin karşısında saf tuttuğunu daha net görüyor. Bugün yaşanan tartışma bir teknoloji ya da siyaset tartışması değil; bir sadakat tartışmasıdır: Kendi milletine mi, yoksa başkasının efendiliğine mi?
Tarih şunu açıkça göstermiştir: Milletini küçümseyerek ilerlediğini sananlar, aslında sadece gecikmiş ve pahalıya mal olmuş bir ihanetin taşıyıcısıdır. Ve bu ihanetin panzehiri, yeniden ayağa kalkan bir özgüvendir, vesselam.