Türklükle uzaktan yakından ilgileri yoktu ama dillerinden düşürmezlerdi:
“Ne mutlu Türk’üm diyene…”
Bu sloganı bir aidiyet ifadesi olarak değil, Cumhuriyet nimetlerini iç etmenin parolası olarak kullanırlardı. Devleti yönettikleri, kaynakları paylaştıkları, imkânları aralarında bölüştükleri yıllar boyunca bu cümleyi kalkan yaptılar.
Ve sonra devran döndü. Anadolu’nun yiğit evlatları iktidar oldu; düzenleri bozuldu.
Bugün profil fotoğraflarına kalpaklı Mustafa Kemal koyup “Eski Türkiye daha mutluydu”, “İnsanlar daha rahat geçinirdi” diye ahkâm kesenlerin büyük çoğunluğu, o mutluluğu bizzat yaşayan putlu ve mutlu azınlığın ta kendileriydi. Ve o mutluluk sadece onlara aitti.
Gazeteci merhum Uğur Mumcu bir konuşmasında,
“Bu ülkede banka soyarken kar maskesi, devleti soyarken Atatürk maskesi takarlar” demişti.
Ve aracına bomba tuzaklanarak katledilmişti.
Türkiye’de mutlu olan halk değildi.
Mutlu olan; ülkeyi, devleti, orduyu, bürokrasiyi, ihaleleri ve sermayeyi elinde tutan bir avuç azınlıktı.
Devlet ve ordu kadroları onların arka bahçesiydi. Ülkenin en nezih sahilleri “yazlık kamp” kisvesiyle parsellenmiş, halk kıyıya uzaktan bakmaya mahkûm edilmişti.
Kamu ihaleleri desen…
Pardon, ihale mi dedik? Ne ihalesi? O da ne?
Her şey doğrudan peşkeş çekilirdi.
Tüm pasta, bir elin parmaklarını geçmeyen “ağa babalar” arasında pay edilir; geriye kalan milyonlar sadece bedel öderdi.
IMF’den gelen paralar yine aynı çevreler arasında paylaşılır, gecelik fahiş faizlerle repo kazancı sağlayanlar onlar olur, faturayı ise milletimiz öderdi.
İşlerine gelmeyen bir parti iktidar olduğunda hemen ihtilal mekanizması devreye sokulur, alaşağı edilirdi.
Ülkemizi faiz ve enflasyon bataklığı hâline getirmişlerdi.
Ne kadar “mutlu” bir Türkiye, değil mi?
Asgari ücretlinin maaşı bir uçak biletine yetmezken, o uçaklar sadece sizin konforunuz içindi. Siz markasız giysilerin yüzüne bile bakmazken; memur yamalı ceketle dolaşırdı.
Siz en lüks otomobillere binerken, öğretmen dolmuşa dahi binemez, delik ayakkabıyla okula giderdi. Ehliyeti olanlar gece taksicilik yapar, olmayanlar pazarda limon satardı.
Eskimiş ayakkabılara yama yapıldığı dönemlerdi.
Bu bir mecaz değil, gerçeğin ta kendisiydi.
Dönemin en ünlü mizah dergileri; memuru, işçiyi, öğretmeni böyle karikatürize eder, filmlere konu olurdu. Çünkü gerçek buydu.
Maaşı yetmediği için bakkalın, kasabın olduğu caddeden değil; arka sokaktan evine giden memur, toplu parayı hayatında kaç kez görmüştü?
Bir eşya almak istese “esnaf kefil” istenirdi.
Bırakın özel hastanenin kapısından içeri girmeyi, devlet hastanesinde bile ölünün rehin alındığı zamanlar yaşandı.
Bir ilaca ulaşmak için günlerce kuyruk beklenen, yirmi kişinin bakımsız koğuşlarda tedavi edilmeye çalışıldığı; her gün grevlerin, yürüyüşlerin, krizlerin olduğu, terörün kol gezdiği, bombaların patladığı sokaklar…
Maaşlarını almak için banka kuyruklarında can veren dedeler, nineler…
İşte “eski Türkiye” buydu.
Ama siz buna mutluluk diyordunuz.
Çünkü o düzen sadece size yarıyordu.
Bugün ise tablo değişti. Memur markasız kıyafetin yüzüne bakmıyor, öğretmen beş yaşına gelmiş otomobilini beğenmiyor. Kamu otoparkları neredeyse lüks oto galerilerine dönmüş durumda.
Elbette istisnalar ve sıkıntılar var; lakin genel gerçek nettir:
Refah, ilk kez bu kadar geniş bir kesime yayılmıştır.
Ve tam da bu yüzden “Yeni Türkiye” sizi rahatsız ediyor.
Çünkü artık ayrıcalıklarınız yok.
Çünkü artık sadece siz uçmuyorsunuz…
Türk Hava Yolları’nda takkeli amca ve şalvarlı teyzeyle yan yana oturmak, bütün “elit” konforunuzu yerle bir etti.
(Gerçi siz şimdi VİP uçarsınız.)
Mesele ekonomi değil, mesele nostalji değil, mesele demokrasi hiç değil.
Mesele, kaybettiğiniz imtiyazlar.
O yüzden geçmişi parlatıyor, o yüzden “eski Türkiye” masalları anlatıyorsunuz.
Ama bu millet ne yaşadığını unutmaz.
Unutsa bile, tekrar aynı bedeli ödemek istemez.
Evet, biliyoruz; rahatsız oluyorsunuz.
Olmaya da devam edin.
Çünkü sadece putlu ve mutlu bir avuç azınlığın etki alanında olan, eski pısırık Türkiye geçmişte kaldı, vesselam.
