İnsan varlık sahnesine eli boş gelir. Ne malı vardır, ne mülkü, ne makamı ne de ismi. Sadece bir nefesle başlar yolculuğa…Sonra o nefesin peşinde koşar durur. Kimi rızkı çoğalmaya çalışır, kimi şöhreti büyütmeye… Kimi bir sevgili arar, kimi dünyayı bir sevdaya çevirir. Hep de o ilk yokluktan kaçmak içindir aslında.

İnsan “hiç doğar” “her şey” olmaya çalışır. Fakat yolun sonunda bir hakikat çıkar karşısına :Hiç olarak geldiği bu dünyadan yine hiç olarak gidecektir. O çok kıymet verdiği mallar, ömrünü adadığı isimler, ardında bırakmak için çırpındığı izler … Hepsi bir arada anlamını yitirir. Toprağın altına ne saray girer ne unvan…

İnsan sadece amelini, kalbini ve niyetini götürebilir yanında…İşte bu yüzden Arifler “ Hiçliğini bilen her şeyini bulur” derler. Çünkü hakikat sahip olduklarında değil vazgeçebildiklerinde saklıdır. Nefsi dünyaya zincirleyen şeyleri birer birer bıraktığında , insan asıl özgürlüğüne kavuşur.

Sonunda anlar ki ; peşinden koştuğu “ her şey” birer gölgeden ibarettir. Ve o gölgelerin altında duran tek gerçek geldiği gibi gideceği “hiçliktir” . Ne var ki bu hiçlik bir yok oluş değil ; Aksine Hakk’a varışın kapısıdır. Çünkü “ hiçleşen” benlik, sonsuz olana yer açar. Ve insan nihayet , dünyaya geliş gayesini idrak eder. Hiçlikte, hakkı bulmaktır amaç…

Bu dünya böyle… ne yaparsak yapalım , bütün çabamız kalburla güneş taşımak gibi. Kalburun altındaki delikler birer mezar gibi…

Bir gün güneşin ışıkları gibi, süzülüp gideceğiz o delikten asıl EVİMİZE BU DÜNYA GURBET ASIL EVİMİZ ORA….