Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferinin 98. yıldönümü.  Bugün hem  Tarihimizin altın sayfalarından biri olan bu zaferin yıldönümünü kutluyoruz,  hem de her an gönlümüzde yaşayan aziz şehitlerimizi anıyoruz. 

Yazıma,  98 yıl önce, canlarını gözünü kırpmadan veren ve kanlarıyla tarihe “Çanakkale Geçilmez” diye yazdıran, bu zafer öncesinde ve sonrasında gerek bu toprakların vatanlaşmasını sağlayan ve gerekse vatan ve milletimizin bölünmez bütünlüğünü  korumak için canlarını  feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve şükranla anarak başlamak istiyorum.
     

Şanlı zaferler, kahramanlıklar, çileler, acılar ve sevinçlerle dolu tarihimizin en önemli dönemeç noktalarından birisi de Çanakkale Savaşları’dır. Şairin:
 
                 Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
                 Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
                 Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
                 Hani ta’una da zuldür bu rezil istila...

dediği gibi, İstanbul’u alarak Osmanlı Devleti’ni 1.Dünya Savaşı’nın dışına atmak ve Türklüğü öz vatanında boğmak maksadıyla dünyanın dört bir yanından gelen yedi düvelle savaştığımız bir ölüm-kalım mücadelesidir Çanakkale..
     
Gözlerini Anadolu’nun bağrı yanık toprağından ta Medine’ye dikerek Alemlerin Sultanının ruhaniyetine hitaben; “Yetiş ya Muhammed; kitabın elden gidiyor”  diye niyazda bulunan Binbaşı Ömer Lütfi Bey, bu mücadelenin sıradan bir savaş olmadığının bilincindeydi. Bu savaş bir ölüm-kalım, bir yokluk-varlık mücadelesiydi. Vatan, Bayrak, Ezan, Namus Onlara Emanetti. Ölmeden emanetlere sahip çıkamayacaklarını anlayınca, eve dönmekten vazgeçtiler..

Acımasızca, hayasızca ve bütün savaş hukuku kurallarını hiçe sayarak saldırdılar önce Çanakkale Boğazı’na 18 Mart 1915 günü : Ancak karşılarında Vatanının bağımsızlığını tehlikede görünce;  Nasıl kaldırırım? Nasıl Taşırım? hesabı yapmadan, 276 kilogramlık mermiyi sırtlayan, âdetâ omuzlarında BİR MİLLETİN HÜRRİYETİNİ taşıyan, 276 kiloluk top mermisini kemik çatırtıları altında namluya süren Koca Seyitleri, tek başına Boğaz’ı mayınlayarak İtilaf devletleri donanmasına geçit vermeyen Nusrat mayın gemisini ve Tabyalardaki Türk topçularını buldular, geçemediler….  

Sonra karadan saldırdılar Gelibolu Yarımadası’na, karşılarında bu defa Anafartalar kahramanı M.Kemal’i, Esat ve Cevat Paşaların komutalarındaki Türk Mehmetçiğini buldular, geçemediler Çanakkale’yi.. Artık bir cümle altın harflerle yazılmıştır Türk ve Dünya Tarihine : ÇANAKKALE GEÇİLMEZ… 
Dünya harp tarihinde ilk defa kimyasal silahların kullanıldığı ve dünyanın belli başlı bütün büyük devletleri ve onların sömürgelerinden getirdikleri askerlerin, devasa teknolojik silahları karşısında Türk askerinin elde ettiği bu eşsiz zaferin sebepleri neydi acaba….

Bunu ancak  öz bir şekilde zaferin mimarlarından M.Kemal’den öğreniyoruz : “Karşılıklı siperler arasında mesafemiz sekiz metre idi. Yani, ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmadan kamilen şehit düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Şehit olanı görüyor, üç dakikaya kadar şehit olacağını biliyor, en ufak bir tereddüt bile geçirmiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki imanı ve ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve şayan-ı tebrik bir misaldir. Emin olasınız ki, bize Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

Çanakkale’de parlayan ve milli mücadelede de tazeliğini koruyan bu ruh devam ettiği sürece, Türk Milleti’nin destanlar yazmaya devam edeceği şüphesizdir. Yeter ki o ruhun sahibi olmaya millet olarak devam edelim.

Çanakkale’nin torunlarının da Çanakkale ruhuna ihtiyacı var..

Mehmetçiğin Çanakkale’de hakkıyla temsil ettiği ruh, Çanakkale ruhu, annelerimizin eseriydi. Yarını kuracak, yaşatacak ve güzelleştirecek olan ruh da, öncelikle yine annelerin emeği ve eseri olacaktır.

Hepsinin son sözü aynıydı: “Anne”…. Çünkü pek çoğu daha bir yavuklusu veya nişanlısı olacak kadar yaşa sahip değillerdi.. Onlar 15-16-17 yaşlarında fidandılar, henüz hayatlarının baharındaydılar…

ÇANAKALE ;  Annelerin zaferidir. 
Oğul,
Sen giderken,
Ardından baktığım oğul
Seni gözledim.
Doğduğundan beri yaptığım gibi,
Seni izledim,
Yüzüne çarparsa yel ürperir oğul
Ayağına taş değerse, bağrım yanar oğul,
Kıyamadım gülü ellemene,
Dikeni vardır diye.
Canımdan can, kanımdan kan oğul.
Ama ...
Bu gün git oğul Yoluna git.
Şu islam toprağını gavur alacaksa
Ezanların susacaksa,
El kemendini boynuna takacaksa,
Çiğnenecekse sehit atanın mezarı,
Git oğul,
Git...
Bilesin RESUL önündedir.
Bilesin ki MELEKLER ardındadır.
Bilesin dualarım semadadır.
Bilesin ki yolun ALLAH’a dır.
Düşte gördüm oğul,
Bize artık vuslat.
Mahşerden sonrayadır.
DİYEN ANNELERİN ZAFERİDİR.
ÇANAKKALE ; 

Sadece 63 kişilik takımıyla, 3.000 kişilik düşman çıkartma birliğine 12 saat karşı koyan; ve binlerce düşmanı denize döküp ERTUĞRUL KOYU’nu bir kan gölüne çeviren KAHRAMAN YAHYA ÇAVUŞ ve TAKIMININ destanıdır…

ÇANAKKALE ;

Cihan Tarihine adını altın harflerle yazdıran, Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey’den;  en son saka neferine kadar tamamı şehit olan, bir milletin ebediyen yaşaması uğruna en değerli varlıkları olan hayatlarını feda eden; ve bir ağacın dalında asılı bulunan ve asla esir edilemeyen sancağı Avustralya’da bir müzede şu: "Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu'nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selâmlamadan geçmeyin" alt yazısıyla sergilenen KAHRAMAN 57. ALAY’ın destanıdır..

ÇANAKKALE ; 

Boğazları geçip İstanbul’a çok rahat gireceklerini sanarak, İstanbul'da beş çayı içmek için sözleşen ve İstanbul'da harcamayı hayal ettikleri paralarını da bastıran İngilizlerin Mehmetçiğin iman dolu göğsünü siper  ederek  durdurulduğu ve  asla kullanılamayacak paraların, emellerin  yerle bir edildiği destandır. 

ÇANAKKALE ;

 “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.” diyen büyük komutan ve bu emri hiç tereddüt göstermeden bir gül bahçesine girer gibi kabul eden yiğitlerin destanıdır. Ki, Tarih boyunca böyle bir emri veren komutan olmadığı gibi böyle bir emri gözünü kırpmadan yerine getiren başka bir ordu da olmamıştır.

Çanakkale'de herkes gibi,  o günlerde çamur deryası gibi olan futbol sahalarını terk edip son oyunlarını oynamaya Çanakkale’ye koşan  futbolcular da kanlarını bu topraklar için döktü. Cephede, Galatasaray 23, F.Bahçe 5, Beşiktaş'tan 2 futbolcumuz da bu topraklar için canını verdi.

Çanakkale’nin bizim geleceğimizi olumsuz etkileyen bir yönünden bahsetmeden de geçemeyeceğim..

Çanakkale’de biz  gözbebeklerimizi kaybettik!

İyi yetişmiş, milliyetçi, vatanperver, imanlı ve dünya bilim ve teknolojisiyle irtibatlı, ülkemiz ve milletimizin geleceği için çok önemli olan, Sultan II. Abdülhamid döneminde binbir emekle yetiştirilen aydın bir neslin, gönüllü olarak vatan savunmasına koştuğu ve canlarını feda ettiği bu savaş, Türkiye’nin kaderindeki bir kırılma noktasıdır..

Öyle ki, İstanbul Tıp Fakültesi 5 dönem bu sebeple mezun verememiş, pek çok Lisemiz bile 1915 mezunlar kütüğünü tanzim edememiş, mesela son sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale’ye giden ve daha doğru dürüst silah bile kullanamadan burada gök ekin biçilir gibi İngiliz makinelerince taranıp şehit edilen Galatasaray Lisesi’nin 1915 mezunu olmamıştır.

Çanakkale Savaşı’nda binlerce üniversiteli-aydın Türk kaybedilmiş, bu kaybın olumsuz etkileri Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde görülmüştür.

ÇANAKKALE :  250.000 şehidin kanlarıyla suladığı, dünyanın EN BÜYÜK ŞEHADET sahasıdır.

Ağır yaralı bir halde vefatını beklerken; askerlerine “Beni ayağa kaldırın” diye son bir emir veren ve son bir gayretle ayağa kalkarak; “Zahmet buyurdunuz Yâ Resulâllah” diyerek ruhunu ALLAH’a teslim eden, şehadetinde PEYGAMBER tarafından karşılanan ŞEHİTLER DİYARI…

Batan Güneş OSMANLI’nın  son muhteşem savaşı; yani bizim KUĞUMUZUN, OSMANLI’NIN SON ŞARKISI ; Yeni Türk Devletinin ve Türkiye’nin Önsözü, Cumhuriyeti kuran kadronun sınandığı ve onaylandığı toprak; Cumhuriyete giden yolda kilometre taşı, Vatanın her köşesinden şehitlerin ebedi istirahatgâhı Çanakkale...

KISACA:
18 MART ..   DÜNYAYI YENENLERİN  YENİLDİĞİ GÜN...
ÇANNAKALE…. DÜNYAYI YENENLERİN YENİLDİĞİ YEDİR...

Başta Çanakkale olmak üzere,Tarihimiz boyunca kazandığımız zaferler ve başarıların temelinde Müslüman Türk Milleti’nin Allah, Vatan, Millet, Bayrak ve Namusu için mücadele etme duygusu ve bu uğurda can verme yani ŞEHİDLİK inancıdır. Dinimizde Peygamberlik makamından sonra ulaşılabilecek en yüksek makam olan ŞEHİDLİK mertebesine kavuşmak  Milletimizin her ferdinin en büyük arzusudur. Bu sebeple, şehitlerimizi de anmadan geçmemek gerekir.

ONLAR ; Kanını rengini Bayrağımıza, canlarının azizliğini vatanımıza veren şehitlerimiz.. ONLAR, Ateşte açan güller…

“Altı da bir, üstü de birdir yerin” diyerek, bir gül bahçesine girer gibi, toprağın kara bağrına, vatan kucağına giren şehitlerimiz..
“VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR”  buyuran Hz.Peygamberi’nin yolunda, vatan sevdasına düşen yiğitlerdir şehitlerimiz..

Bir milleti ayakta tutan iki temel unsur vardır :
ŞEHİTLERİMİZİN KANI ,  ALİMLERİMİZİN MÜREKKEBİ..

Yüce Dinimiz bu iki değere sahip çıkmamızı öğütlüyor, ikisini bir arada anıyor. İşte kanları böylesine mübarek olan şehitlerimiz..
“EZAN SUSMASIN, BAYRAK İNMESİN, VATAN BÖLÜNMESİN” diyerek, canlarını feda eden yiğit, genç fidanlarımız, şehitlerimiz...
Şehitlerimiz ve Şehitlik Duygusu Tarihimizin kalbidir, ruhudur, özüdür.. Şehit bir destandır..
Bu destan ; Esaret tepesinde gül olmaktansa, Hürriyet tepesinde diken olmayı tercih edenlerin destanıdır..
Bu destan ; Ölürken de güzel olanların destanıdır.. 

Tarihimiz okunduğunda görüleceği gibi, Asırlar süren gayretlerle bu coğrafyanın dağını, taşını, toprağını, ağacını, suyunu ; kanımız, irfanımız ve imanımızla yoğurduk..kendi rengimize boyadık, manalandırdık..  Efsare, destan, türkü, ağıt, masal söyledik.. neticede TÜRK ettik, MÜSLÜMAN ettik..

Bugün bu topraklarımızda gözü olanlar, bölmeye çalışanlar, bilsinler ki, dün olduğu gibi bugün de yarın da bu emellerine asla ulaşamayacaklar, M.Kemal’in deyimiyle, “TÜRKLERİN VATAN SEVGİSİ İLE DOLU OLAN GÖĞÜSLERİ, DÜŞMANLARIN MEL’UN İHTİRASLARINA KARŞI DAİMA DEMİRDEN BİR DUVAR GİBİ YÜKSELECEKTİR.”

Biz de diyoruz ki,
Şehitlerim koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak,
Neler yapmış bu millet en yakın tarihe  sor bak
Yerim sensin, göğüm sensin, cihanım, cennetim hep sen
Nasıl bir zinde millet çıkar dünya görür sinenden…

Çanakkale’den ve Şehitlerimizden bahsedip de, M.Akif’i anmazsak haksızlık etmiş oluruz.  Sevgili Akif ; Senin kadar yüreği milleti için ağlayan ve milleti için gülen, üzülen başka bir şair var mı dünyada.. Sen ki her daim, milletinin acılarını, umutlarını, dertlerini dile getirdin şiirlerinde, yazılarında, vaazlarında.. Senin yazdıklarının içinde kişisel sevgi, duygu, aşk veya nefretin izini taşıyan bir cümlen bile yok. Sen sadece milletin için ağlamış, milletinle gülmüş, milletinle zafere inanmıştın..

Evet, Çanakkale Destanı’nı Mehmetçiğimiz kanlarıyla yazarken, bu tarihi zaferi Edebiyatımıza aktaran da senin kalemin oldu. Sen o abide şiiri yazmazsan Çanakkale eksik kalırdı, tarafımızdan tam olarak bilinemezdi. Mehmetçiğin cephede kazandığı zaferi, sen de edebiyatımızda abideleştirmiştin. Sen ki, sadece Çanakkale’yi değil daha sonraki yılarda Mehmetçiğin yazacağı başka bir destanın, Milli Mücadele’nin de Edebi Destanı’nı, İstiklal Marşı’nı yazacak ve kendi ifadenle “TÜRK ORDUSUNA İTHAF ve MİLLETİNE ARMAĞAN” edecektin.

Sözlerin kifayetsiz ve kelimelerimizin yetersiz kaldığı bugün de yine sana, senin şiirine sığınıyor ;  Çanakkale’de ve diğer mücadelelerde kaybettiğimiz, kanlarıyla Albayrağımıza renk, Toprağımıza vatan kutsallığı katan şehitlerimize senin ifadenle seslenmek istiyorum :

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber