Yılmaz Yavuz
Yaşam bir disiplinden ibaret...
Öyleyse disiplin nedir?
Disiplin; insan yaşamının belirli kurallara, planlara ve ölçütlere göre düzenlenmesi olarak değerlendirilebilir.
Kısaca, kurallı yaşamdır DİSİPLİN!
Bu kurallar askerlikte yasalarla belirlenmiş, iş hayatında ise o iş yerinin yönetim biçimiyle çalışanların bilgisine sunulmuştur.
Okullarda ise disiplin, yine belirli yasal prosedürlerle uygulanır.
Bizleri en çok ilgilendiren ise toplumun temel çekirdeğini oluşturan AİLE ve çocuklu ailelerdeki “DİSİPLİN” anlayışıdır!
Çocuğun ilk “disiplinli eğitimi” ailede başlar.
Ailede başlar, öyle mi?
“Nasıl yani?” diyeceksiniz.
Bizde malum;
- “Dayak cennetten çıkma!”
- “Kızını dövmeyen dizini döver!”
- “Ağaç yaşken eğilir!”
- “Su küçüğün, söz büyüğün!”
- “Büyükler konuşurken küçükler susar!”
- “Boyun/yaşın kadar konuş!”
gibi atasözleri ve deyimler, halk arasında söylendiği gibi uygulanır ya...
Türk aile yapısında disiplin, “şiddetle” uygulanır. Tıpkı 630 yıl boyunca Osmanlı ve Arap kültüründe olduğu gibi...
Şiddet; çocuğa bağırıp çağırarak, sopayla fiziksel müdahalede bulunarak, tekme tokatla, yumruklayarak acımasızca uygulanır(!).
Genelleme yapmasak da ailelerimizin yapısında böylesi “İLKEL DİSİPLİN!” anlayışı pek de yaygındır.
Öyleyse eğitime en önce nereden başlamalıyız?
Aileden başlamalıyız ama nasıl?
Uygar, çağdaş ülkelerdeki “kâfir”, dinsiz ve imansız (!) insanlarda çocuk eğitimi daha ilkeli, daha sistemli, daha programlı ve planlıdır. Üstelik gerçekten insan sevgisiyle yoğrulmuş, merhametli ama kurallı bir disiplin anlayışı vardır.
Yere düşen çocuğa elini sürmez, anne veya baba müdahale etmez; çocuk kendisi kalkar.
“Kendi düşen ağlamaz.” sözünü aynen uygular!
“Hem sever hem döver, bir de söver!” şeklindeki uyduruk, ilkel terbiye yöntemlerine itibar etmez!
Avrupalı, çocuk evde ağladığında onu bir odaya kapatır; sesini duymazdan gelir, ilgilenmez ve çocuk sakinleşene kadar onu yalnız bırakır.
Bizler ise çocuğa kıyamayız. Düştüğü yerden kaldırırız. Bırakın onu bir odaya kapatmayı, kucağımıza alır; hem sever hem de döver, bağırır çağırır, susturmaya çalışırız.
İşte böyle!
Aile yapımız öteden beri böyle!
Böyle gelmiş, böyle de gider.
Aslında böyle gitmemeli!
Bu memleket çok mükemmel bir ülke!
Çok çok zengin bir ülke!
Yok yok, her şey var!
Dünyada ne üretmek istiyoruz?
Avokado mu, ejder meyvesi mi?
Tahılların binbir çeşidi...
Meyvelerin dünya birincileri...
Yemeklerin en lezzetli, damak çatlatanları güzel yurdum TÜRKİYE’MDE!
Ya insanları?
Vallahi de billahi de dünya insanlarının en süper zekâları bu ülkede!
Avrupa’da, Almanya’daki öğretmenliğimden biliyorum.
Ama...
Fakat...
İnsanlarımızın eğitimsizliği, politikacıların yalancılığı, hırsızlığı, düzenbazlığı, din tüccarlığı, Allah’la inananları kandırmaları, soygun, talan ve sömürü düzeniyle yönetim, Türk insanını açlık, yoksulluk ve sefalet bataklığında can çekişir hâle sokmuştur!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, 10 yıllık Kurtuluş Savaşı’nın ardından bitkin, aç ve sefalet içindeki halkımızla birlikte, ancak bir DİSİPLİN içinde yürüttüğü 15 yıllık kalkınma mücadelesinde başardıklarını, bizler O’nun ölümünden sonra her geçen gün yitirdik ve bugünleri gördük.
Ancak...
“Türk insanı zekidir, çalışkandır!” O’nun dediği gibi...
Bir de insanımızı eğitebilirsek, Atatürk’e dönersek kaybettiklerimize tekrar kavuşabiliriz.
Neden olmasın?
ATAEVİ / SİNOP