İlginin yoğun olduğu panelin ilk sunumunu Doç. Dr. Mehmet Alkan yaptı. Konuşmasında, 1908 yılını iktidar-muhalefet ilişkilerinin şekillendiği bir yıl olarak tanımlayan Doç. Dr. Alkan, 23 Temmuz 1908 tarihinin Abdülhamit dönemi sonrasına denk gelmesi dolayısıyla hürriyetin ilanı olarak kabul edildiğini ifade etti.
Doç. Dr. Mehmet Alkan konuşmasına şöyle devam etti: “Modernlikle demokrasi paralel gitmek zorunda değil, Abdülhamit dönemi de bunun en güzel örneği. İttihat ve Terakki ise Türk siyasetine hem katkıları hem de zararları olmuş bir partidir. İttihat ve Terakki, Cumhuriyet Halk Partisinin öncesidir. Balkan Harbi, partinin ikili bir ideolojiye yönelmesine neden olmuştur. İttihat ve Terakki hep gizli bir partiydi, dolayısıyla hep abartıya dayalı bir parti portresi çizilmiştir. İttihat ve Terakki, sivillerin hakim olduğu bir partidir ve parti bu kimliğiyle bir darbe yapmıştır, bu darbe de bir hükümet darbesiydi, askeri darbe değildi.”
31 Mart olayının bizim tarihimizde ihmal edilmiş bir yanı olduğunu söyleyen Doç. Dr. Mehmet Alkan, bu yanını askerin siyasete girdiği tarih olması olarak ifade etti. Doç. Dr. Alkan, “13 Nisan 1908’den sonra ilan edilen sıkıyönetim, askerin Türk siyasi hayatında kendi kendine yer edinmesine yol açmıştır. Sonrasında da askerin geri dönülmez bir biçimde siyasette başat olduğunu görüyoruz. 1908’de başlayan süreç, çok partili meşrutiyet sürecidir. Yani aslında bizim çok partili yaşama geçişimiz 1946’dan sonra olmamıştır. 1908, ilk kez iki partinin seçimlere katıldığı yıldır.” dedi.
Bab-ı Ali’nin hükümet bürokrasisi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Alkan, konuşmasının devamında Türklük kavramına da değindi. Türk kimliğinin eğitim üzerinden inşa edildiğini söyleyen Doç. Dr. Alkan, “Ahaliye Türk kimliğini anlatmak çok zor olmuştur. 19. yüzyıl, milliyetçilik çağıdır. Her imparatorluk, her devlet ortak bir kimlik yaratmaya çalışmıştır.” dedi. Hala geçmişimizle hesaplaşamadığımız için kemikleşmiş sorunlarımızın bir türlü çözüme kavuşamadığını söyleyen Doç. Dr. Alkan konuşmasını, 1913 Bab-ı Ali Baskınının ardından Sinop’a sürgün edilen yazarlara değinerek tamamladı.
Panelin devamında söz alan Prof. Dr. Mehmet Altan konuşmasına, ülkemizin taşıyıcı sınıfının, burjuvazi sınıfının olmadığını ifade ederek başlarken şöyle devam etti, “Bir yerin sermaye sınıfı olmadığı müddetçe yıllar geçse de sosyo-ekonomik yapısında herhangi bir değişiklik olmaz. Sinop da bu durumda olan bir il. Değişmeyen nüfusu ve sosyal yapısı dolayısıyla kalkınma hızı da hiçbir şekilde değişmiyor. Böyle güzel bir coğrafyanın, kültür zenginliğinin barınağı Sinop, sosyal gelişmişliğe de kavuşabilmeli.”
Toplumun kendisinin üretemediğini askeri bürokrasinin ürettiğini dile getiren Prof. Dr. Altan, kendi çözüm önerisinin ise “Dünyalılaşmak” olduğunu belirtti. Bütün kavganın yerellerle evrenseller arasından olduğunu söyleyen Prof. Dr. Altan, “1908, muazzam bir özgürlük getirirken ardından muazzam bir baskı ortamı gelmiştir. Devletin ırk tayin etmesi de bugünkü sorunların temelini oluşturmuştur.” dedi. Prof. Dr. Mehmet Altan konuşmasını: “İnsan, üretebildiğinde, katma değer yaratabildiğinde kendini değerli hisseder.” diyerek tamamladı.
Sunumların ardından soruları yanıtlayan Prof. Dr. Mehmet Altan’a, Eski Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu, Doç. Dr. Mehmet Alkan’a ise Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Vahit Konar hediyelerini takdim ettiler.
Muhabir: Vitrin Haber





